Ellerini kucağına alıp tüm sıcaklığı ve sevgisiyle sarmaya çalışır kadın. Düşünceleri kafasının içindeki her bir noktayı sarsarken o yalnızca bedenine hapsolmuş yalnızlık yerleşkesini ortadan kaldırmayı amaçlar. Eğer bu duygu bitse ve eğer ben bir gün gerçekten hayatın o hızlı ritmine ayak uydurabilsem, belki de her şey bitecek fakat o zaman benden geriye kalacak olan ne ki, diye düşündü bir anda. Dışarı çıkıp, renkli kıyafetlerle kendini sokağa atıp kulağına dolan ilk müziğe delicesine dans edebilirdi fakat dedi, böylesine renksiz ve eskimiş bir ruhu kamufle etmeye sıradan, basit boyalarla renklendirilmiş elbiseler yeter mi? Nasıl bir kadındı o, yüreğini oyup içindeki tüm yaşam bağlarını eriten bu yalnızlık ve kafa karıştırıcı derecede hayatını etkileyen, ben kimim sorusu, hayatına ne zaman dahil oluvermişti? Ayağa kalktı ürkekçe, sanki o an biri adıyla ona seslense kahrından yere yıkılıverecek ve gözlerini kapatıp bir daha hiç açmayacak kadar titriyordu. Attığı küçük bir adım bile yarına yetişemeyeceğini bir kez daha ispatlıyordu. Ne gerek vardı ki sahi? Hayatı zaten kaç mevsimdir kaçırmıştı, sonbaharın geldiğini kasım sonunda anlardı ve ilkbaharın varlığını asla ayırt edemiyordu yazdan. Bunca şeye rağmen yarına yetişmesi gereken; onu hızlanmaya, dış dünyanın boğucu standart ve duygusuz havasına yetiştirmeye çalışan bedeninden midesi bulandı. İstemiyordu, belki de attığı iki adımı geri alıp sandalyesine geri oturmalıydı. Hayata yetişmek onun işi değildi, hayata yetişecek kadar gücü yoktu. Eğer ruhunu ve ıstırabını biri tanımlamasını istese, kokmuş bir çöpten daha içler acısı diyebilirdi ama biliyordu, bu bile yeterli bir tanım değildi. Eskiden ‘yorgunum’ deyip tek bir kelimenin içine binlerce duyguyu sığdırabilirdi ama artık bu bile yeterli gelmiyordu ki. Yorgun olmak fiziksel tüm dürtülerini sonuna kadar sarf etmiş olmakla eş değerdi; ruhun yorgunluğuna gelince, tüm duygularının bitmiş olmasına akıl sır erdiremiyordu. Sanırım, dedi kadın usulca ve irkildi, ne zamandır kendi sesini duymamıştı ya da bilmiyordu belki de beş dakika önce kendi sesinden yine irkilmişti. Hafifçe yutkunup devam etti, sanırım artık hislerimi anlatmak için bir kelimeye ihtiyacım yok.

Kadın pencereden dışarıyı izlemeye başladı, akşamüzeri güneş çekilmiş ve ay kendini göstermeden önce, kadının ruhunu sıkan o andaydı. Biliyordu kadın, anlatmak için bir kelimeye değil, binlercesine ihtiyacı vardı.

 

‘Günlüğü kapatıp gökyüzüne baktım, sanki dedim, bir kadın tüm insanlığı anlamış gibi.’