Mahpeyker Hanım on altı yaşında zehir gibi keskin aklıyla üç dil konuşur, cebir bilir, koca koca tarih, tıp, coğrafya, edebiyat kitapları okurken bir tüccara gelin verilmiş. Bu tüccar, Binbir Gece Masallarında geçen o uzak mı uzak, büyük mü büyük, sıcak mı sıcak ülkelerden birinde yaşarmış. Tüccar Mahpeyker Hanım'ı daha gitmeden çarşafa sokup yüzüne peçe çekip gözlerine tül perdeler indirmiş. Mahpeyker Hanım'ı kırk odalı, kocaman bir evin haremine kapatmış. Bu haremde kırk tane cariye varmış. Cariyeler haremde Mahpeyker Hanım'ın gönlünü hoş tutmak için her gün sabahtan akşama kadar çalgılı çengili, yemeli içmeli eğlenceler düzenler, yer, içer, oynarlarmış. Geleli beri aylar geçmiş olduğu halde Mahpeyker Hanım cariyelerden fırsat bulup da bir türlü dışarı çıkamamış. Tüccar çok fena, çok kıskanç bir adammış. Evden çıkmadan Mahpeyker Hanım pencereden dışarı dahi bakmasın diye perdeleri iğneletir, iğnelerin ufacık kımıldadığını fark ederse hem haremdeki kırk cariyeyi hem de Mahpeyker Hanım'ı bir güzel dayaktan geçirirmiş. Evdeki tüm erkek hizmetçileri kovmuş, yalnız ahırdaki seyis ve bahçıvan, hareme en uzak köşede, bodrum katındaki bir odada yaşarlarmış.


Tüm bunlardan çok sıkılan Mahpeyker Hanım bir gün cariyelerle bir anlaşma yapmaya karar vermiş. Her gece kitaplardan öğrendiği şeylerden birini anlatacak, bunun karşılığında da cariyelerden biri gizlice onu dışarı çıkaracak, böylece en azından rahatla hava alabilecekmiş.


Cariyelere önce insan bedeninin yapısını, sindirim ve dolaşım sistemini, üreme sistemini, kalbin, beynin ve diğer organların nasıl çalıştığını -hepsini tek tek çizerek- anlatmış. Onlara dağları, denizleri, yerin iç yapısını, magmayı, depremlerin nasıl oluştuğunu, yağmurun nasıl yağdığını, göğün yedi katını bir bir anlatmış. Onlara gezegenlerden, gün dönümlerinden, güneş sisteminden, yıldızlardan bahsetmiş. Einstein'ın izafiyet teorisini, E = mc²'yi, Newton' u, Tesla'yı, Galieli'yi anlatmış. Sıra felsefeye, edebiyata gelmiş. Onlara La Fontaine'in, Dede Korkut'un masallarından, Hugo'dan, Goethe'den, Shakespeare'den, Platon'dan, Aristoteles'ten ve daha birçok yazar, şair ve düşünürden bahsetmiş, şiirler okumuş, hikayeler anlatmış. Sıra tarihe gelince onlara Sümerlerden, Urartulardan, Hititlerden, Lidyalılardan, Mısır'dan, Çin'den, Roma'dan, Hunlardan, İskender'den, Attila'dan, Motun'dan, Keyhüsrev'den, Şi-huang'dan, Sezar'dan öyküler, savaşlar anlatmış. Böylece aylar geçmiş, Mahpeyker Hanım her gün dışarı çıkıp hava alabilir olmuş. Ancak tüm bunları öğrenen cariyeler eski neşelerini yitirmişler. Hayatları hakkında derin derin düşünür olmuşlar. Artık çalgılı çengili eğlenceler kesilmiş, onların yerini, bilmenin getirdiği, zihni dipsiz bir kuyuya dönüşünceye kadar delen, oyan, içinden çıkılmaz, karmaşık fikirler almış. Artık hayatlarından memnun değillermiş. Artık dünyayı var eden tüm bu bilgilerden uzak, yıllardır boş beyinlerini darbuka gibi tıngırdatıp durdukları için kaçırdıkları hayatın ve bilmenin zevkine böyle dolaylı yoldan erişmenin getirdiği hüzün varmış. Özgürlüğün ne demek olduğunu öğrenmeden önce köle olduklarının farkında değillermiş.


Mahpeyker Hanım ile cariyeler bir plan kurmuşlar. Bir gece cariyelerin bir kısmı tüccarın odasına girip çırılçıplak soyunup güzel kokular sürünüp türlü türlü şaraplar, türlü türlü mezeler getirip tüccarın gelmesini beklemişler.


Odasına girip de cariyeleri gören tüccar karısını unutup doğruca cariyelerin koynuna girmiş. Hepsiyle yiyip içip sarhoş olup sevişmiş. Tüccar gönül eğlendiredursun, diğer cariyeler Mahpeyker Hanım'ı gizlice deniz kıyısına götürüp yanına birkaç parça yolluk, bir de olta verip küçük bir sandala bindirmişler. Cariyelerden dokuzunun kız, dokuzunun erkek çocuğu varmış. Dokuz cariye dokuz kızını "Burada kalıp köle olacağına seninle olsun, ölürse ölür, sağ kalırsa besler, büyütürsün." deyip Mahpeyker Hanım'ın yanına vermişler, "Allah'a emanet ol!" deyip uğurlamışlar.