On iki buçukta Gare de Strasbourg’un önündeydim. Paris’e doğru yola koyulacak olan trenin hareket etmesine yarım saat vardı. İstasyona girdim. Bekleme salonuna geçip oturdum. Bavullarım baya ağır olduğu için şoföre bana eşlik etmesi için ricada bulunmuştum. Tabii bahşiş de verdim, bu yüzden de yardımının bir önemi kalmamıştı. Ellerimi koynuma koyup kafamı arkaya doğru yasladım. Evden çıkarken ev sahibine anahtarları verip onunla vedalaşmıştım. Bana sarılmak istemişti. Engel olmamıştım fakat ben ona sarılmamıştım. İsmini bile ayda bir kez hatırladığım adama niçin sarılayım? Bir daha buraya dönmem herhâlde. Gerçi neyin ne zaman, hangi şekilde gerçekleşeceğini kim bilebilir. Bana verilen ömür kısaldıkça her şeyi daha iyi anlayacağım. Fazlalık cahilliktir. Fazlalık yön şaşırtır. Fazlalık gereksizdir. Demir rayların üzerinde hareket eden tren sesleri kulağımda kısa süren bir sağırlık yarattı. Parmağımla kulaklarımı silkeledim. Gürültüye alışık değildim. Sıkılıyordum. Saate baktım. On beş dakika vardı. Kalkmanın zamanı gelmişti. Bavulları alıp trene doğru yöneldim. İçeri girdim. Biletime bakıp yerimi öğrendim. En arka sıralardan biri. Kondüktör yakınlaşıp biletimi kontrol etti. Gözleriyle baştan aşağı beni süzdü. Bileti kesip iyi yolculuklar diledi. Teşekkür etmedim. Uzaklaştı. Yanımda oturan genç bayan ikide bir kucağındaki bebeği sakinleştirmekle uğraşıyordu. Körpenin sesi adeta yolculuk başlamadan canımı sıkacağını bildiriyordu. Katlanmam gerek, ne yapalım. Vakit geldi. Peronda durup yakınlarına el sallayan insanları görünce, yalnız olduğumu bir kez daha anladım. Hiç mi iyi bir yanım yoktu? Bana el sallayacak bir arkadaş edinmek ne kadar zor olabilirdi ki? Tam da benim gibi bir beceriksize yakışacak tarzda bir şey. Bana kızma, sevgili dostum. İnsanların dilinden konuşuyorum. Onlar için bu “beceriksizlik”tir. Bebek sakinleşti. Nihayet kafamı dinleyebilirdim. Acaba neler söylüyordum kendime? Kulaklarım iç sesimi duyabiliyor. Garip bir şey. Evet, çılgınca. Aptalın tekisin diyordu kafam. Hahaha diye gülüyordu. Bunca insan nasıl yaşıyor? Güya farklı mısın? diye benimle alay ediyordu. Hayır! Niyetim bu değil! Hiçbir zaman da olmadı! Ben insanları hiçbir zaman aşağılamam! Onları kendimden farklı görmem! Belki de, içimdeki bu sıkıntı onlardan biri olduğumu, ve daha fazlası olamayacağımı anladığım içindir. Kafam bile beni anlamaz oldu artık. Yolculuk pek uzun sürecekti. Yanlış hatırlamıyorsam, neredeyse dokuz saat. Neyse ki yanımda kitaplarım var. Başım ağrıyor. Lanet olası! Dinlenmem mi gerek? Uykum yok. Uyumalıyım. Hayır, yapamam. İstemiyorum. Lanet olsun, kitaplar bavulda kaldı. Ne yapacağım? Acaba yanımdaki kadınla sohbet mi etsem? Ne de olsa yabancı biriyle dertleşmenin vereceği samimiyeti hiçbir şey veremez. Bana bakıp gülümsedi. 

“Merhaba” dedim. Karşılık verdi. İsmini sordum. Gülümseyerek:

“Belda” dedi. 

“Ben de G.” dedim ve elimi uzattım. “Memnun oldum” diye ekledim. Tıkandım. Bundan sonra ne söyleyebilirdim ki? Kafamı pencereye yasladım. Bunu niye yapmıştım ki? Yani ismini öğrendim de ne oldu? Bu muydu sohbet etmek dediğim şey? Bir dakika bile sürmemişti. 

“Hiç beceremiyorsunuz.” dedi aniden gülümseyerek. Acaba sesli mi düşünmüştüm? 

“Efendim?”

“Birileriyle tanışma konusunda, tam bir beceriksizsiniz.” dedi ve kahkaha attı. Yüzündeki ifadeden bunu beni aşağılamak için değil de, benimle sohbet etmek istediği için söylediği anlaşılıyordu. Bu yüzden de ters davranmadım. 

“Öyleyimdir.” dedim. 

“Yorgun görünüyorsunuz. Uyumak istiyorsanız sizi rahat bırakabilirim?” 

“Hayır hayır. Yüz ifadem böyledir, yoksa yorgun falan değilim.”

İkide bir gülümsüyordu. Belli ki canımı sıkmaya başlayacaktı. 

“Anlıyorum. Ben de nedense hep gülümserim, kusura bakmayın." Bu kadın beni duyuyor muydu acaba? Düşündüğüm her şeye cevabı anında yapıştırıyordu. Korkmaya başlamıştım. 

“Ee, anlatın bakalım. Buradan ayrılışınızın sebebi nedir?” 

Sohbete başlarsam uzun uzadıya anlatmak zorunda kalacağımı biliyordum. Ama başka türlü de vakit öldüremezdim. 

“Ailemi görmeye gidiyorum. Uzun zamandır görüşmüyoruz”. 

“Özlediniz demek?” 

Aniden gözlerimi suratına diktim. 

“Bilemiyorum. O kadar karışık ki...” 

Radyoda La Vie En Rose şarkısının ezgileri yükseliyordu.


   “Ve gözlerim kapalı olsa bile...

    Toz pembe bir hayat görürüm...”


Kadın şarkıyı mırıldanmaya başladı. 

“Biliyor musunuz bu şarkıyı?” diye sordu. 

“Evet” dedim. “Louis Armstrong”. 

“Nasıl buluyorsunuz?”

“Fazla pozitif”. Duraksadı. Kaşlarını çattı. 

“Karışık dediğiniz şey nedir?” 

“Efendim?”

“Demin söylediniz ya,”

Kendimi şarkıdan alıp sohbeti hatırlamaya çalıştım. Evet, ailemle ilgili soru sormuştu. 

“Karışık derken, belki de karışık olacak bir şey de yoktur. Sadece görmeye gidiyorum, o kadar”. Belli ki ne demek istediğimi anlamamıştı. Beni garip bulmuş, belki de sohbeti burada kesmek istemişti. 

“Anladığımı pek söyleyemeyeceğim. Neyse, boş verelim. Ne iş yapıyorsunuz?”

“İşimden yeni ayrıldım. Bir gazetede köşe yazarlığı yapıyordum. Ondan önce de oyuncu olmaya çalışmıştım.”

Meraklı bakışlarla beni baştan aşağı süzerek,

“Peki niye devam etmediniz?” diye sordu. O an tüm olaylar seri bir şekilde gözlerimin önünde canlandı. Hafif sırıtarak,

“Bana göre değilmiş.” dedim. “Hayatın kendisi kocaman bir sahne, ne burada başarılı olabildim, ne de orada."

Yüzü düştü. Bana acıyor gibiydi, ama benim istediğim bu değildi. Acımakla olmuyor. Birine acımayı en fazla birkaç dakika sürdürebilirsin. Ne var ki, fazlasını da istemiyordum, çünkü o, yabancıydı. Gerçi hayatıma girip çıkan herkes yabancı olmadı mı bana? Onların bu kadından ne farkları vardı? Biz insanlar, hep duruma göre değerlendirme yaparız. İlk görüşte aşık olan flörtlerin ayrılması, erkeklerin bir daha aşık olamayacaklarını sanması, kadınların biri yüzünden herkesten küsmesi gibi saçma sapan şeylere üzülürüz. İnsan ırkı olarak ne kadar aptalmışız meğer. 

“Fazla karamsarsınız” diye iç çeken yabancı kadın beni düşüncelerden uyandırdı. Alaycı bir tavırla gülümsedim. Ne boktan bir şey. Sağlam düşününce karamsar atfediliyorsun. Ve onların yaptıkları tek şey “adlandırmak”. 

“Bakın, bu konu üzerinde kafa yormak istemiyorum. Belki de öyleyimdir, siz haklısınız” dedim. Onu başından etmek istediğimi anlayınca daha da hararetlendi. 

“Ne demek bu? Boşuna mı konuşuyorum yani? Siz bilirsiniz”. Sinirlendim.

“Öyle bir şey mi dedim ben?”

“İma ettiniz”. 

“Evet, ama öyle bir şey söylemedim. Bu yüzden de beni saçma sapan şeylerle suçlayamazsınız”. Biraz kaba davrandığımın farkındaydım. Ama bu konuşmayı başka türlü sonlandıramazdım. Gerçi, sonlandıramadım da. 

“Konuşmanıza dikkat edin lütfen. Sizin önünüzde bir..”

“Bayan var, evet, biliyorum”. Onu sinirlendirmek istemiyordum. Ama bunu kendisi istiyordu. 

“Siz kendinizi baya önemsiyorsunuz. Ama söyleyeyim, bu egoyla bir yere varamazsınız”. Artık o kadar sıkılmıştım ki, ne dediğini bile duymak istemiyordum. 

“Teşekkür ederim” diye noktayı koydum. Şarkı çalmaya devam ediyordu. Kafamı cama yasladım. 


“Ve gözlerim kapalı olsa bile..

 Toz pembe bir hayat görürüm..” 


Ne kadar görebilirdim. Artık ne kadar? Hayatımda kalan renkler hangileriydi? Niye kimseyle anlaşamıyordum? Niye herkes kaba olduğumu düşünüyordu? Belki de, kadın haklıydı. Bebek tekrar ağlamaya başladı. Ama o kadar dalmıştım ki, körpenin sesini ancak dikkatimi ona yönlendirince duyuyordum. Ve gözlerim kapalı olsa bile, toz pembe bir hayat görürüm. Gözlerimi kapadım. Bu sözlerin ne anlama geldiğini biliyordum, fakat benim karanlığımda artık başka renklere yer yoktu. Belki karanlığım bile artık renksizdi. Anlatmaya çalıştığım tam da buydu işte! Benim siyahla iç içe olduğum falan yok, sadece başka renkleri bile önemsemiyorum artık. 


Uyuyakalmışım. Bir saat kalmış. Neden bu kadar çok uyuduğumu ben de anlamış değilim. Ama uyandığımda her taradım kurumuştu. Yanımdaki kadın da uyuyordu. Yorgun görünüyordu. Kucağında yatan bebek onu yormuş olmalı. Kim bilir ne zamandan beri uyuyor. Saat neredeyse sekizdi. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Artık uzaklaştım. Bir şeylerin düzeleceğini beklediğim yok aslında, ama ne olursa olsun uzaklaştım. On dakika sonra kadın uyandı. 

“Ne zamandan beri uyuyorum?” diye gerinerek sordu. 

“Bilmiyorum. Ben de demin uyandım”. Bebeğini kontrol etti. Uyanınca ağlamaya başlayacaktı. Uyanmadan varsak ne güzel olurdu. 

“Gözleriniz şişmiş”. Parmaklarımın ucunda göz varmışçasına ellerimle kontrol ettim. Evet, şişlik hissediliyordu. 

“Fazla uyumuşum”. 

“Ne zaman uyuduğunuzu hatırlamıyorum. Demek ki ben de sizle aynı zamanda uyumuşum”. 

“Olabilir” dedim. Bunları niye konuşuyorduk? 

“Varmak üzereyiz” deyince yüzü aniden ciddi ve anlamlı bir ifade aldı. 

“Sizce her şey yoluna girecek mi?” diye sordu. Şaşırmıştım. Belli ki sıkıntıları vardı. Ve onları gülümsemelerinin ardında saklamaya çalışıyordu. İç çektim. 

“Bilmem. Ne diyebilirim ki? Ben Tanrı olsam benim de umurumda olmazdı”. 

“Tanrı olsanız demek... Hep bir yerlerden bizlere güldüğünü düşünmüşümdür. Ama bu, iyiniyetli bir gülümseme değil”. Böyle düşünmesi beni biraz da şaşırtmıştı. Nasıl da tanımıyoruz birbirimizi. Bir tek o değil, nice herkesten ve her şeyden bıkmış insanlar var, ve hepimiz onlara körüz. Herkes içinde bir trajedi barındırır. Çünkü bütün insanlar yaşıyor. 

“Haklısınız” dedim. Kadın ve bebeği rahatsız olmasın diye sigara içmiyordum. Trenden indiğimde içerim. Bunu beklemek bile güzeldi. 

Elli dakika geçmek bilmemişti. Sonunda tren durduğunda o kadar sevinmiştim ki. Kadına döndüm.

“Sizi tanımak güzeldi” dedim. Gülümsedi. Vedalaştık. Bavullarımı alıp çıkışa doğru yöneldim. Dilimde yine o şarkı vardı. Ve gözlerim kapalı olsa bile, toz pembe bir hayat görürüm. Aşağı iner inmez sigara yaktım. İstasyona girmeden önce durup soluklanmak iyi olacaktı. Babam da oradadır şimdi. Fazla bekletmek istemem. Elimi çabuk tutsam iyi olacak. İçimi temiz havayla doldurdum. Farklı bir şeyler hissetmem gerekirdi, ama sanki, değişen hiçbir şey yoktu. Bavulun üzerine oturdum. Şehrin ışıkları pek güzeldi. Değişen hiçbir şey yoktu. Eski bir anının içinde düşmüş, ve can havliyle yeni bir şeyler aramaya koyulmuştum. Ne fayda? Her şey aynıydı. Bu, şehrin kendisi için geçerliydi. Bir de insanları yoklamak gerek. Sigarayı söndürüp fırlattım. Bavulları alıp istasyona doğru yöneldim. Babamın kalın bıyıklarını uzaktan seçebilmiştim. Kır saçlı bir ihtiyardı. Beni görünce el salladı. Yaklaştıkça çalışmaktan morarmış göz altlarını, uykusuzluktan bitap düşmüş suratını fark edebiliyordum. Adamın saçı o kadar seyrekleşmişti ki, belki de onda değişikliğe uğrayan tek yan buydu. Yanına yaklaştım. 

“Oğlum, nasılsın” diye kederli bir gülümseme takınarak kollarını sırtıma doladı. 

“İyiyim” dedim. Ona sarılınca farklı bir his yaşadığımı sezmiştim. Fakat ruhum kabalığa ve yalnızlığa o kadar alışmıştı ki, ona karşı duyduğum hisleri bir türlü gün yüzüne çıkaramıyordum. Ama onu seviyordum. 

“Nasıl gidiyor” diye sohbeti açarak bavullarıma yardım etmeye koyuldu. 

“Nasıl olsun” dedim, “her şey aynı işte”.  

“Kötü bir şey yok ya?” 

Ne cevap verebilirdim ki? Aile bireylerimle dertleşmeye o kadar da alışık değildim. Onlardan yumuşaklık beklemezdim. 

“Hayır. Ne olabilir ki. Sadece değişen bir şey yok, o kadar”. 

“Bu da güzel ya. En azından kötü de değilsin”. Yolun kenarında durduk. 

“Hadi şuradan taksi çevirelim”. 


Evin önünde durduk. Pencereden bizi seyreden annemi görünce içimde bir şeyler devindi. Yüzümde bir gülümseme oluştu. Kendimi iyi hissetmiştim. Hayır, onda şefkat bulacağımdan değil. Sadece, onu seviyordum, hepsi bu. Zaten şefkat falan da aradığım yoktu. Kapının önünde durduk. Annem kapıyı açınca:

“G., oğlum!” diye boynuma atladı. Sarıldım. 

“İyi misin?” diye sordum. 

“Seni gördüm ya, daha iyi oldum” dedi. Onun hiç bu kadar cana yakın davrandığını görmemiştim. Doğrusu biraz sıkılmıştım. Ama gelir gelmez yüzümü asamazdım. 

“Sana Confit de canard hazırladım. Özlemişsindir”. Ördek etini artık eskisi kadar sevmiyordum. Ama o, bunu bilmese daha iyi olur diye düşündüm. 

“Ne güzel düşünmüşsün” dedim, “evet, yemeklerini baya özledim, çok naziksin”. Tabii şaşkın olan taraf bir tek onlar değildi. Kabalığımı bir kenara koymaya çalıştıkça, onların artık öyle biri olmadığımı düşünmelerini istiyordum. Yani, kendimden ödün vermek zorundaydım. Soğuk savaş şimdiden başlamıştı. Annem sabırsızlık içinde mutfağa geçerken:

“İstersen masaya oturmadan önce duş al, yorgunluğun akıp gitsin” diye eliyle banyoyu gösterdi. Bu evi hâlâ hatırladığımın farkında değildi. Ne yalan söyleyeyim, kendimi misafir gibi hissetmiştim. 

“Olur, anne” dedim. Kıyafetlerimi yerleştirip havlumu aldım. Banyoya girdim. Banyoda da hiçbir şey değiştirilmemiş, sadece yenilenmişti. Bu görüntüler içimde güzel bir tesir bırakıyordu. Alışık olmadığım bir hava sarmıştı etrafımı. Neredeydim ben? Buranın mı yerlisiydim? Sıcak su bedenimden akmaya başladı. Gözlerimi açmaya çalışarak duvarları inceliyordum. Aynı duvarlar. Aynı beyaz taşlar. Dışarıdan tabak sesleri duyulmaya başladı. Acele davranıp onları bekletmemenin daha iyi olacağını düşündüm. 


On dakika sonra masanın etrafında toplanmıştık. Annem yemeği tabaklara çekerken babam beni soru yağmuruna tutmuştu. 

“E, nasıldı oradaki hayatın, anlat bakalım?” 

“Nasıl olsun. Sıradan. Farklı işlerle uğraştım, farklı kadınlarla tanıştım, farklı arkadaşlarım oldu. Gerçi, pek fazla arkadaşım olmadı doğrusu. Ama bunca senem boşuna gitmedi. Öğrendiğim pek fazla şey oldu”. Annem tabağı önüme bırakarak:

“Ne güzel” dedi sevecenlikle. “Kız arkadaşın var mı peki?” 

Nedense herkes bana onu hatırlatmaya çalışıyormuş gibi geliyordu. Bu, sıradan bir soruydu, ama bana nedense öyle gelmiyordu. 

“Hayır, yok. Oldu ama, güzel günlerdi”. 

“Sıkma canını, artık yanımızdasın ne de olsa. Hem Paris’teki kadınlar daha güzeldir, mutlaka bulursun birini”. 

“Hayır anne, hiç uğraşamam” dedim gülerek. Babam birden kalkarak

“Ne içersin, oğlum?” diye sordu. Eskiden bu kadar heyecanlı değillerdi. Şimdi anlıyordum, evlatlar ne kadar itici olurlarsa olsunlar, ebeveynler onlardan uzak kalınca onları mutlaka özlüyorlar. Bir süre bunun iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu düşündüm. Cevabı bulamadan babam:

“Oğlum, duymadın mı?” diye seslendi. Gözlerimi kırparak düşüncelerden ayrılmaya çalıştım. 

“Viski varsa alırım” dedim. Hay aksi. Eski dalgınlığımı hâlâ koruduğumu fark ettiler. Neyse, daha fazla bocalamamalıyım. Babam viskiyi önüme koydu.

“İçki zevkin hâlâ yerinde” dedim. İltifatta bulunmak istemiştim. Teşekkür bile etmedi. Sadece gülümsedi. Kabalığımın nereden geldiği şimdi anlaşılmıştı. Onlarla birlikteyken aslında bir çok şeyin farkında değilmişim. 

Sofra başındaki yarı neşeli yarı durgun sohbetlerden sonra tek başıma kalmam gerektiğini anladım. 

“Ben yatacağım, çok yorgunum” dedim. Annem masadan kalkarak odamı göstermeye yeltendi. Bunu ikinci kez yapıyordu. Sonunda dayanamayıp:

“Anne, neyin nerede olduğunu unutmadım, merak etme” dedim. Zavallı kadıncağız başını yere eğerek:

“Kusura bakma, oğlum, telaştan hepsi” dedi. Yanına yaklaştım. Elinden tutarak:

“Artık sizinleyim, telaşlanmana gerek yok” dedim. Birkaç saniye sonra garip bir şey hissettim. Böyle şeylere alışık değildim. Biliyorum, sevgili dostum. Bunu tekrarlayarak senin de kafanı şişirdim. Hadi odamıza çekilelim. 

Odaya girer girmez eski düzenim gözümün önünde canlandı. Hatta canlandı değil de, belirdi diyelim. Çünkü neredeyse hiçbir şey değişmemişti. Bu oda, aslında Strasbourg’daki odama benziyordu. Bu yüzden de, burada en seveceğim yer kuşkusuz bu oda olacaktı. Oda pırıl pırıldı. Kitapları bavuldan çıkarıp boş rafa dizmeye başladım. Sonra yatağımı kontrol ettim. Pek yumuşak değildi. Yani tam istediğim gibi. Pencereyi açtım. Sigarayı dudaklarımın arasına koydum. Yaktım. Hüfff diye yukarı doğru üfledim. Pikabım hâlâ yerindeydi. Yarın yeni plaklar almam gerekecek. Ama önce eskiden ne dinlediğimi kontrol etmem gerek. Dolabın çekmecesini açıp plakları masanın üstüne bıraktım. O esnada yine mırıldanmaya başlamıştım. Ve gözlerim kapalı olsa bile, toz pembe bir hayat görürüm. Lanet olası şarkı. Bir türlü dilimden atamıyorum. Yarın onu da alayım bari. Every time we say goodbye. Bu güzel. Plakı alıp pikaba yerleştirdim. Tekrar pencerenin önüne geçtim. Sigaranın külü düşecekken yetiştim. Ezgiler eşliğinde tekrar düşüncelere daldım. Yaşadığım hayat, belki de mükemmeldi. Ama öyle olsa bile, ne yazık ki bunun farkına varamam. Bir tek ben değil, hiç kimse varamaz. Çünkü insan doyumsuzdur. Ama bildiğim, daha doğrusu gerçekten farkında olduğum tek şey, bu zırvalığın bir gün bitecek olmasıdır. Zaten öyle olmasaydı nasıl olurdu düşünmek bile istemiyorum. Hiçbir değerin anlamı kalmaz, tüm maskeler sıradan sıfatlara dönüşürdü. Açıklaması zor, sevgili dostum. Ama insanın ölümlü olması herkes için daha iyi.